Aşk Üzerine
- aykutckaratas

- 29 Haz 2020
- 6 dakikada okunur
"Evet, ağlamaklı oluyorum, demdir bu.
Hani kurşun sıksan geçmez geceden,
Anlatamam, nasıl ıssız, karanlık...
Ve zehir-zıkkım cigaram.
Gene bir cehennem var yastığımda,
Gel artık..."
-Ahmed Arif
Evet sevgili okurlar, bir o kadar zor, bir o kadar kompleks bir konuya giriş yapacağız. Hayatın çoğu alanında karşımıza çıkan ve her insan için farklı anlamlara sahip, bazı insanların küstüğü bazılarının varlığını reddettiği bazılarının hayalini kurduğu bazılarının ise sanatta yaşattığı kısacası her insanın hayatının bir bölümünde kişilere ya da materyallere yüklediği mücerret kavram, O duygu, aşk hakkında fikirlerimi paylaşacağım. Herkese keyifli okumalar dilerim..
Aşk, yani sözlük tanımıyla "aşırı sevgi ve bağlılık duygusu, sevi, sevda, amor." Aşk ve sevgi birbiriyle bağlantılı fakat aralarında küçük nüanslar bulunan iki olgudur. Sevmeyi, aşka göre daha masum ve daha yaygın bir duygu olarak düşünebiliriz. Örneğin; çocuğumuza sevgi duyarız, kendimize sevgi duyarız, sokak hayvanlarına sevgi duyarız ve aşkı bu duygudan ayırmak istediğimizde ise bir özkıyım haline rastlarız. Bu özkıyım, kelime anlamında bulunan "bağlılık" ve "aşırı" kelimelerinin içinde gizlidir.
Aşkla ilgili toplumsal olarak akla gelen ilk senaryoyu ele aldığımızda; ikili ilişkilerde bireyin aşık olduğu bireye duyduğu arzu ve merakının pik noktada olduğunu, yeri geldiğinde tek taraflı büyük fedakarlıklarda bulunduğunu, onunlayken içinde kelebeklerin uçuştuğu büyük bir duygu yoğunluğu halini gözlemleriz. Çoğunlukla bu senaryo, duygu karmaşası nedeniyle mantığın ve düşünme yeteneğinin ikinci plana atıldığı bir durumdur. Sartre Bulantı adlı eserinde buna şu şekilde değinir: " Bilirsiniz, birini sevmeye başlamak gerçek bir iştir. Enerjik, cömert ve KÖR olmak zorundasınızdır. Hatta en başlarda uçurumdan atlamak zorunda olduğunuz bir an vardır ki eğer üstüne düşünürseniz atlayamazsınız." Burada da görüldüğü gibi bu duygu durumunda insanın gerçek anlamda kör olması gerekmektedir ve yoğun duygular arasında kendi benliğini bırakmak, tamamen rüzgarda savrulan bir yaprak gibi duygu akışına teslim olmak esastır. Duygular bu denli salt yaşandığında bütün mekanizma, el yordamıyla düşünme becerisini ikinci plana atıp bu hazzı yaşamayı tek hedef haline getirir hatta çeşitli inkarlarda bile bulunur. Kişinin avuntulara ve bahanelere sığınıp durumun devamlılığını sağlamada -ki burada aşık olunan bireye bir tanrı rolü yüklemek bile mümkün- büyük bir özveride bulunduğunu görebiliriz. Artık tamamen vazgeçilmiş bir benlik, inşasını bekleyen bir birey ve uçurumdan atlamayı gözüne kestirmiş bir profil karşılar bizi. Peki bu denli duygu yoğunluğunun yaşandığı, düşünmenin çok arka planlarda bulunduğu ve bir nesne veya bireye tamamen bağlı olduğumuz bir dönemi daha önce yaşadık mı?

“Kişi sevgi içindeyken, başka zamanlarda dayanabileceğinden çok daha fazlasına dayanır, her şeye katlanır.”
-Deccal, F. W. Nietzsche
Düşünme yetimizin çok az geliştiği ve duygu odaklı sistemimizin davranışlarımızı belirlediği dönem bebeklik dönemimizdir. Bilinç düzeyinin yeterince gelişmediği büyük ölçüde limbik sistemin aktif olduğu bu dönemde bebek, duyguları keşfeder; bebeğin algıları oluşur ve geri kalan yaşamı boyunca kişinin düşünce sistemini de oluşturacak temel taşları yerleşmeye başlar. Duyguların yönetimde olduğu bu dönemde yaşanan olaylar ileride bireyin yaşamının her alanında etkili olur. Özellikle bebeklik döneminde bağlanma davranışları da gelişir. Bebek, genellikle annesiyle kurduğu bu bağlılığı daha sonra diğer bireylerle kurduğu bağlılıkta yaşatmaya çalışır ve bu bağlanmalar birbirinin yansıması şeklinde karşımıza çıkar. Her bağlanma biçimi bireyin aşk hayatı içinde çeşitli parametreler doğurur. Bu bağlanma biçimlerini bağlanma kuramlarını* okuyarak bulabilirsiniz. Burada anlatmaya çalıştığım şey; bütün duygular ve bağlanmalar temelde benzer, birbirlerinin yansımasından oluşurlar ve bu yansımalar şekil değiştirip başka bir vücutta başka bir bireyde bizim bütün bağlılıklarımızı temsil ederler. Yeri geldiğinde bu bireye anne rolü, yeri geldiğinde baba rolü, bazen de tanrı rolü yükleriz. Yani o zamana kadar sahip olduğumuz tüm haz kaynaklarımızı tek bir bedende birleştirir, buna karşı çok yoğun duygular hisseder ve bu duyguya bağlanırız. Yarım kalmış her hikaye, eksik hissettiğimiz her duygu ve farkında olmadığımız bütün bu çatışmalar gün yüzüne çıkıp harika bir korelasyon yaratıyor. Özellikle ayrılık ya da yitim gibi durumlarda birey yaşamış olduğu diğer ayrılıkların da onda bıraktığı etkileri hissedip büyük bir yas dönemine giriyor. Bütün bir süreç bastırılan tüm yönleriyle açığa çıkıyor. Peki bu dönemin birey üzerinde bireyin farkında olduğu veya olamadığı etkileri neler? Bu dönemde nasıl bir davranış şekli birey için daha gelişimsel bir yol açar?

"Yitim can yakıcı bir armağandır."
-Vamık Volkan
Yitim ve ayrılıklarla ilgili günümüzde birçok alanda gerek toplumsal gerek medya aracılığıyla bir çok fikir ve öneriye rastlayabiliriz. Ancak yitim veya aşık olunan bireyin uzakta olması, ulaşılamaması, belki de hiç beraber olunamaması hissedilen bu duyguların anlamlarında çeşitli değişimler yaratır. Anlamlandırma olgusunu incelediğimizde evrimsel süreçten beri gelen algı ve gerçeklik gereksinimi durumlarıyla karşılaşıyoruz ve birey burada -ımsı duyguların esareti altında büyük bir anlam karmaşasına ve bilinmezliğe gidiyor. Aşkın beraberlik veya ulaşılamama gibi durumlarda ki varlık niteliği üstünde çok farklı düşünceler ve durumlar mevcuttur. Sokrates bu durumla ilgili olarak "Aşk büyük bir arzudur değil mi? Bizde olanı mı arzularız? Yoksa yoksunluğunu çektiğimizi mi?" Plautus ise " Aşk elinde olanı değil, elinde olmayanı ister." şeklinde aşkın kavuşamama ve ulaşılamama halinde gerçek anlamda varlık niteliğini tamamladığını savunmuşlardır. Bu durumun aşkın ontolojisinde büyük bir yeri olduğunu düşünüyorum. Burada sahip olduğumuz çeşitli objelerin, bireylerin hatta düşüncelerin bizden ayrılmasında birey büyük bir yitim duygusuna kapılıyoruz. Bu duygu bazen öyle bir hal alabiliyor ki bireyde tamamen toplumdan izolasyon, çeşitli fiziksel problemler, zihinsel mecrada intihar düşünceleri bile görülebiliyor. Bu yitim ve yas sürecinde bireyin bulunduğu durum kendisine tamamen kısır döngü ve sonu olmayan bir acı şeklinde geliyor, çok şiddetli olan bu duygu karşısında çeşitli inkarlar, öfkeler,pazarlıklar yaşayıp bu evreler içinde sürekli bir gel-git durumu yaşayabiliyor. Burada yapılması gerekenin durumu ve bu acıyı gayet normal karşılamak ve gelişim için bir fırsat olduğunu benimsemek olduğunu düşünüyorum. Çünkü bu durum bizim bu zamana kadar o kişiye yansıttığımız bütün profillerin ve önceki dönemimizde sahip olduğumuz bütün bağlılıkların kaybının bir ürünü olarak ortaya çıkıyor. İlk anne memesinden ayrıldığımız andan, ilk yürümeye başladığımız ana kadar sürekli bir yitim ve kabullenme mekanizması mevcut. Zaman her şeyi yok eder. Yok oluş bilinmezliği getirir ve bilinmezlikte bir kabullenme barındırır içinde. Toplumda özellikle bireyin acısını yaşamamasına yönelik tutum ve dışarıdan bu acıların geçmesi için yapılan bütün öneriler mantıksızdır.
"Söz konusu başkalarının derdi olunca nasıl da hep daha zeki, daha nesnel oluruz."
-Stefan Zweig
Birey bu bağlamda sarsılan benliğinin üstüne yapay inşalar yapmak yerine bu sarsıntının ona kazandıracağı yeni alanları kabullenmeli, önceki bütün hayatındaki yitimlerin arda kalmış ürünleriyle yüzleşebilme cesaretini göstermelidir. Burada birey çok hata yapmış olabilir, hataya uğramış olabilir veya yetersiz hissedebilir. Belki unutmak için çabada harcayabilir fakat bu tutum yersizdir ve hata barındırır. Birini unutmak imkansızdır, birine karşı duyarsız hale gelmek de öyle. O bireyden bize kalan binlerce düşünce, davranış ve his vardır. Beklemediğimiz anlarda onun gibi davranırken bile bulabiliriz kendimizi, ona karşı olan sevgi hep barınır, birey bu bağlamda bastırmak yerine ona olan his ve düşüncelerini çözümlemeli ve dönüştürmelidir. Bu kolay bir evre değildir, konfor barındırmaz fakat çözümlenmemiş her süreç başka şekillerde başka hatalarla başka durumlarda karşımıza çıkar. Birey yaptığı davranışların sebebini çözümleme yolunda çaba sarfetmelidir. Bütün bu yas durumunda yaşadığı gel-git serüveninin normal olduğunu kabullenmeli ve kendisinin bütün bu duygularını salt bir şekilde yaşamaya izin vermelidir.
Bu süreç oldukça kompleks ve zordur. Her birey için çeşitlilikler barındırır. Hayatın kendisinde de olduğu gibi bir çok durum ve dinamik bu hislerin yaşanmasına, olayların karmaşıklığına ve kompleks çözümlenmeyen duygulara sebep olabilir. Bir olayda binlerce alt sebep de olabilir. Genellikle birey yaşadığı ilişkiler de şemalarındaki ilişki profiline göre ilerler. Eğer bir insan sevgi ve kaybetmeyi şema algılayıp bunları eşleştirmişse -burada sebep aile yapısı, yaşadığı travmalar olabilir- bireyde çeşitli savunma mekanizmaları ortaya çıkabilir. Bu savunma mekanizması en basit örneğiyle artık kimseye yeterince değer vermeyeceğim gibi olabilir. Tecrübe veya algı sonucu oluşan bu şemalar ve bireyde oluşturduğu savunma mekanizmaları çoğu ilişkisinde kısır döngü şeklinde devam eder. Belki birey zamanında ona büyük travmalar yaşatan bireyin kendisine davranış olarak benzeyebilir, belki tekrar o travmayı yaşayacak hale gelmeye uygun konumda kendisini bulundurabilir. Zalimliğe maruz kalan zalim olabilir. Bunlar birer özdeşimdir ve doğrusal ilerlemez. Tüm bunlar başarısız bir yasın ve dile getirilmeyen duyguların ürünüdür. Birey yas sürecinde bütün ilişkisini gözden geçirmeli, nerede nasıl davranmam gerekirdi, beni ondan koparmayan asıl sebep ne, nasıl bir tutum sergilemeliydim, takındığım tavırların veya hislerin gerçekliği ne, hislerimin sebebi toplum baskısı mı yoksa kendi duygularım mı, aldığım bu kararda benim ölçeğim birileri tarafından onaylanmamış olması mı? gibi ve benzeri soruları sorgulayıp daha analitik adımlar atabilmeli. Ve bu süregelen örüntü şeklinde ilerleyen zincir de temel sebebe odaklanmalıdır. Yitimin can yakıcı bir armağan olmasının sebebi burada gizlidir. Belki ilk ilişkimizde yaşadığımız bir travma, bir duygu veya bir söz anlamlandırılmadığı ve dile getirilip çözümlenmediği sürece bütün yaşantımızı etkileyen bir iç sese dönüşebiliyor. Bu süreç sadece mutlu olmayı amaçlayan bir süreç olmaktan ziyade bizi, karşı tarafı ve bütün sahip olunan yan profillerin de değişimini ve kurtuluşunu odak alan bir süreçtir.
"Aşkın kendini gerçekleştirmekten başka tutkusu yoktur. Fakat aşıksanız ve arzularınız olacaksa mutlaka, şunlar olsun arzularınız: Erimek ve akan bir dere olmak ezgisini geceye söyleyen.
Tanımak haddinden fazla şefkatin sızısı. Yaralanmak kendi aşk idrakinizle; kan ağlamak isteyerek ve sevinçle.
Şafak vakti kanatlanmış bir yürekle uyanmak ve minnet duymak yine aşkla dolu bir güne; öğleyin dinlenmek ve aşkın vecdini düşünmek derin derin; akşamleyin eve şükranla dolup taşarak dönmek; sonra da uyumak yüreğinizde sevgiliye bir dua ve dudaklarınızda bir övgü şarkısıyla."
-Ermiş, Halil Cibran
Dilerim ki cinsiyet, dil, din, ırk gözetmeden aşkı en salt duygularla yaşayabiliriz. Dünyayı çekilebilir kılan özel bir duygu aşk. Aşk hem besler, hem büyütür hem de budar bizi. Aşkı bu bilinçle kabul etmeliyiz. En dipteki halinde; inançlarının, hayallerinin battığı anda bile yeni bir kanat çıkacağından emin olmalı insan, uçma zamanı muhakkak gelecek ve parçalanmışlar mutlaka kavuşacak. Ne mutlu nasır tutmamış ruhlara, ne mutlu saf duygulara..

Sevgili okurlar, ilk yazıma gösterdiğiniz ilgi ve alaka için çok teşekkür ederim. Eleştirileriniz ve yorumlarınız için de öyle. Büyük bir heyecanla inceledim ve gelişimim için önemli bir unsur olarak görüyorum sizlerin fikirlerini. Aşkın daha çok tensel boyutu ve bireyler arası haliyle ilgili görüşlerimi paylaştım fakat sonraki yazılarımda aşk çeşitleri ve tinsel aşkla ilgili fikirlerimi de paylaşacağım. Kendinize iyi bakın, sanat ve sevgiyle kalın..
Aykut Cemil Karataş
*Bağlanma Kuramı :



Yorumlar