top of page

Zamanı Durduran Marcel Proust

  • Yazarın fotoğrafı: eie
    eie
  • 15 Haz 2020
  • 3 dakikada okunur

Yakın zamanda yapılan anketler sonucu 20. yüzyılın en büyük edebi sanatçısı kabul edilen Proust, zamaneye ayak uyduramayan, esrarengiz bir kişiliğe sahipti. Yaşamındaki karakterleri kurgularına yansıtarak onları ölümsüz kılmaya çalışmış, parmaklarının arasından kum gibi akarak kayıp giden zamanı yaşamından edindiği tecrübelerle değerlendirerek, kendine teselli bulmuştur.


Marcel Proust çocukluğu
Marcel Proust çocukluğu

Çocukluk döneminde, ülkenin ekonomik şartları yüzünden annesiyle beraber sağlıksız beslenerek atlattığı günler, Proust'un vücudunu kronik hastalıklar için savunmasız hale getirmiştir. Dokuz yaşında ilk astım nöbetini geçirerek, ailesiyle beraber tüm çevresi tarafından "hasta çocuk" olarak nitelendirilmiştir.


Proust, zengin ve yüksek kültürlü Yahudi ailenin kızı olan annesinin görüşlerini benimsemese de aralarındaki ilişki, çocukluktan beri sağlam temeller üzerine kurulmuştur. Annesini kaybettikten sonra bile geriye kalan bu bağ incelmemiş, aksine bir sarmaşık gibi Proust'u dolayarak, onu çevresinin sahip olduğu sosyal hayattan izole etmiştir.

Proust'un ilk eserlerinde kaba biri olarak tasvir edilen babası, annesinin aksine, Hristiyan dininin Katolik mezhebine mensuptur. Babası hayatının kayda değer kısmını, kolera üzerine araştırmalara yoğunlaştıran patolog ve epidemiyoloji uzmanıdır; dolayısıyla, farkında olmadan oğlunun ihtiyacı olan sevgi ve ilgiyi ona gösterememiş, bu açığı oğlunu kariyeri konusunda sürekli sıkıştırarak kapatmaya çalışmıştır. Bu çabalarından biri de, oğlunun sadece bir kereye mahsus gittiği ve bir daha da uğramadığı kütüphanecilik işiydi. Annesiyle oğlunun birbirine olan sevgilerini fark eden ve bu ilişkiye rekabet etmek yerine göz yuman baba; sağlığı sorunlu olan oğlunun edebiyata olan tutkusunu, üstelik oğlunun yetiştiği çok kültürlü aileye rağmen, hiçbir dine ılımlı yaklaşmamasını da kabullenmek zorunda kalmıştır. Nitekim, ölümünden sonra oğlunun eserlerinde, eşiyle beraber sevecen ve içten biri olarak temsil edilmiştir.

Gözlerini bir çiçeğe dikip saatlerce hayal aleminin renkli diyarlarında dolaşabilen Proust, edebiyat yeteneğini ortaya koyduğunda daha okul yıllarındaydı. Eğitimine 11 yaşında gittiği Fransız okuluyla başlayan edebi yazar, buradaki eğitimini pençelerini bir türlü kendisinden ayırmayan hastalığı yüzünden yarım bırakmıştır. İsabettir ki, son senesinde aldığı edebiyat ödülüyle, adından bahsettirmeyi de unutmamıştır. Sosyetik arkadaşları vasıtasıyla yüksek kesimlerin salonlarına giriş yapmış, burada bir züppe kimliği oluşturarak etrafındaki ünlü kişilerin hem hayranlık dolu hem de öfke içerikli yorumlarını edinmiştir.


Proust'un çocukluk döneminde, amcasının köy evinde, hastalıkları nedeniyle uzun sürelik dinlenceye ayrılan vakit, onun için ilham kaynağı olmakla beraber, tabiat tasviri için ona yeterli gözlem şansı da vermiştir. Kurgularındaki objelerden, karakterlere birçok şeyi kendi yaşamından taşıyan Proust otuzlu yaşlarında babasını, iki yıl sonra da annesini kaybedip küçüklüğünden beri büründüğü despot bir kişiliğe rağmen, büyük bir yıkım yaşamış ve bunu fark ettirmemek için çok çaba sarf etmiştir. Ailesini kaybettikten sonra taşındığı yeni evinde tüm eşyalar o kadar eski ve rüküştü ki, misafir gelen kişiler evin bir antika dükkanına benzediğini söylemişlerdir. İnce bir hassasiyetle ilmiklerini attığı eserlerinde hayatındaki kişileri ölümsüzleştirdiği gibi, eşyalarını sonsuza kadar sahiplenmiş ve böylece, onlara ait anılarını da ebedi kılmaya çalışmıştır. Artık sevdiği insanları kaybetme korkusuyla yüzleşmiştir, daha fazla yıpranmamak için etrafına mesafe koymalıdır. Buna rağmen, kendisinin derinlerine inen kişilerin gözünde romantik bir insandır. Söz konusu sevdiği kişiler olduğunda, onlarda bir gün geri dönebileceği izlenimi yaratarak, yoluna devam eder; ayrıldıktan sonra bile onlarla dost kalmaya çalışırdı, nitekim, başarırdı da. Koleksiyonundaki insanların azalmasına göz yumamazdı. Evlilikle veya aile mevzularıyla kafasını meşgul etmez, eş cinselliğini gözlerden ırakta yaşamayı uygun bulurdu. Bu da çevresinin ithamda bulunduğu züppe sıfatına has kendini üstün görme budalalığı olarak adlandırılıyordu.


Proust'un etrafındaki kişiler iki gruba bölünürdü; bazıları Proust'un eserlerini, kendini beğenmiş ve karakterden yoksun bir züppenin ucu açık, anlamsız sayıklamaları olarak tanımlar, bazıları da kendi döneminin sınırlarını aşan şaheser olarak tanımlardı. Örneğin, Andre Gide bu ukala kişinin romanlarının değersiz olduğunu düşünmüş ve hatta bu yüzden Proust'un romanlarını basmayı reddetmiştir.



Proust, hayatındaki insanları eserlerinde yeniden kurgulayarak- belki birtakım aksesuar özellikler ekleyerek- eserlerine yansıttıkça, dile getirilen eleştirilerin miktarı da artıyordu. Nitekim, Proust da kaleme olan tutkusuyla bu eleştirilere cevaplarını harmanlayıp yazılarında karşılık veriyordu. Misal, Yahya Kemal Beyatlı'nın hocası olan Albert Sorel, Proust'un da hocalığı yapmış, hatta romanlarda "M. de Norpois" adıyla yer almıştır. Dönemin siyasi olayıyla ilgili laf ebeliğine başvurarak verdiği cevapla M. de Norpois, Proust'un tepkisini üzerine çekmiştir. Eserinde sağduyu ilkelerini sadece uygunluk açısından incelediğini belirten Proust, hocasını eleştirmekten geri kalmamıştır.


Dönemin en çok okunan kitapların sahibi Freud, eserlerinde referans olarak edebiyat tarihinin önemli olan birçok ismini kullanmasına rağmen, Proust'u hiç anmamıştır. Aynı şekilde Proust da Freud'un varlığını görmezden gelmiş, onun hiçbir eserinden bir tek sözcük bile okumamıştır.


Dönemin bir diğer ünlü yazarlarından biri olan James Joyce'la Proust beraber yaptıkları bir taksi yolculuğu süresince sessiz sedasız durmuşlar, bir tek kelime dahi etmemişler.


Oscar Wilde'la da dikkat çeken anısı var Proust'un, söylentilere göre bu pudralı, tombiş İrlandalı davete icab ederek Proust'un evine gelmiş ve eşyalara tek bir bakış attıktan sonra "her şey ne kadar da çirkin," diyerek yemeği terk etmiş.


Proust'un eşsiz kalemi, yazar tarafından hayatında var olan geçiciliğe isyan için kullanılmıştır. Proust zamanın elinden tutup çektiği her şeyi, kitaplarında, yazılarında sabitleme amacını gütmüştür. Bu şekilde kendine ebediyen sürecek bir dünya yaratmayı hedeflemiştir. Ve geride, kendisiyle beraber sonsuza kadar bu evrende bulunabilecek milyonlarca okuyucu bırakmıştır.



kaynak: Marcel Proust - Bir Yaşam (Edmund White)


Yorumlar


bottom of page